Prof. Dr. İrfan Erdoğan: "EĞİTİM SİSTEMİ DÜZELME YOLUNDA"

Bu yazıda okulların yapılanmasını düzenleyen yeni yasa tasarısını irdeleyeceğiz. Ancak önce kısa bir arka plan bilgisi vermekte yarar var. Bize özgü ilk eğitim kurumu medreselerdir. Medreseler;  ilk, orta,  yüksek olmak üzere bütün eğitim kademelerini kapsamaktaydı.  Bu arada sadece belirli kademelerde eğitim sunan medreseler de bulunmaktaydı.Medreselerin dışında Osmanlının son dönemlerinde sıbyan mektepleri, rüşdiyeler, idadiler   ve sultaniler gibi okullar kuruldu.  Üç ayrı eğitim kademesine dayalı yapılanma dünyanın her yerinde temel alındı. Bu yapılanma en klasik tabiriyle ilk (primary-elementary), orta (middle-mittle) ve lise (high school) adıyla anıldı.  

Cumhuriyet kurulurken yeniden oluşturulan eğitim yapılanması da bu üçlü evreye göre biçimlendirildi. Okul adları bir tarafa müfredatlara da bakıldığında hayat bilgisi etrafında toplanan derslerin verildiği ilk üç yıl, sosyal bilgiler ve fen bilgisi ile devam eden orta kademe ve fizik, kimya biyoloji paralelinde tarih, coğrafya, felsefe grubu derslerinden oluşan üçüncü evre açık bir şekilde görülebilir.
Ancak, 1997 yılına kadar devam eden üç evreye dayalı okul sistemi yapılanması ilk iki kademesi birleştirilerek “kesintisiz” bir hale dönüştürüldü.  Bu dönüşüm ile yeni ilköğretim okulları açıldı ama ilkokullar ve ortaokullar da kapatılmış oldu. Oysa hem ilkokulların hem de ortaokulların kendine özgü bir ruhu ve karakteri vardı. Bilhassa ilkokullar bulunduğu köye, kasabaya ve mahalleye ait kurumlardı. Gerçek anlamda bir okul- çevre bütünleşmesi yaşanmaktaydı.
İlkokulların ve ortaokulların kesintisiz olarak ilköğretime dönüştürülmesi ile birlikte okul ile çevre birbirine yabancılaştı. Çocuklar en narin dönemlerinde her gün azımsanmayacak bir süreyi servis araçları içinde geçirmeye başladı.  Okulun bulunduğu çevreyle öğretmenler arasındaki duygusal bağlar iyice zayıfladı.  Oysa öğretmen o zamana kadar bir anlamda bulunduğu köyün, kasabanın ve mahallenin öğretmeniydi, ışık kaynağıydı, önderiydi. Zira öğretmen herhangi bir ilkokulun değil okulun bulunduğu köyün öğretmeni olarak anılmaktaydı.
Eğitim sıcak bir kültür ortamında sürdürülecek bir süreçtir. Kültürü ve ruhu olmayan ortamlarda imkanlar ne olursa olsun anlamlı bir eğitim ve öğretim sürecinin gerçekleşmesi mümkün olamaz. Nitekim, 1998 sonrasında ilkokulların ve ortaokulların dönüştürülerek birleştirildiği ilköğretim okullarında müfredatlar, ders kitapları yenilense de sınıflar teknolojik olarak donatılsa da bir türlü arzu edilen seviyeye ulaşılamadı. Hatta imkanların daha yetersiz olduğu dönemler imrenilerek anılmaya başlandı.
1997’de dayatılan düzenleme ilköğretime verdiği zararın dışında hayata geçirdiği ağırlıklı başarı puanı ve katsayı uygulaması ile liseleri de ayrıştırdı. Böylece meslek liseleri ve liselerin önemli bir kısmı iddiasız okullar haline dönüşerek heyecanını kaybetti.
Sonuçta 1997’de yapılan “kesintisiz” sürdürülen ilköğretimde ve anlamsız katsayı uygulamasına maruz kalan orta öğretimde on beş yıl süren bir çöküş dönemi yaşandı.   Eğitim sistemini iyileştirmek için bazı girişimlerde bulunulsa da başarılı olunamadı. Her ne kadar müfredatların, ders kitaplarının iyi niyetle yenilenmesi ile ilgili bir takım adımlar atılsa da kısa sürede eğitim, işin ehline verilmesi düsturunun en fazla göz ardı edildiği, pedagojik birikimlerin göz ardı edildiği, küreselleşme sürecinin sanki ideolojiymiş gibi aşırı kutsandığı bir alan haline gelmeye başladı.  Eğitim, bir takım kişi ve kuruluşların işbirliği ile çok geleneksel kaldığı ileri sürülerek “yeniden oluşturma-yapılandırma” efsaneleri ile adeta talan edildi.  Hem bizim hem de Avrupa pedagojisinin deneyimleri, birikimleri ve büyük otoriteleri ötekileştirildi.  Kuantum, post modern vs süslü kelimelerle, değişim dönüşüm masallarıyla bilgiye, zekaya ve öğrenmeye dair kullanılan sloganlarla eğitimin dili, çerçevesi ve programları bozuldu.   Türk eğitim sistemi son on yıl içinde gerekli dönüşümü geçirememekle birlikte var olan mütevazı ruhunu ve çerçevesini de kaybetmeye başladı.   
Neyse ki eğitimde içinde yaşanılan zamanın ruhuna layık olmayan tabloyu dönüştürecek nitelikte iki yıldır çok anlamlı ve yararlı adımlar atılmaktadır.  Öncelikle Nimet Çubukçu döneminde başlatılan bütün liselerin Anadolu liselerine dönüştürülmesiyle ilgili çalışmalar çok yerinde olmuştur.  Bu çalışma ortaöğretimdeki “kastlaşma” problemini çözecektir. Katsayılarla ilgili son yapılan düzenleme de iddiasını ve heyecanının kaybetmiş olan liseleri tekrar canlandırabilecek nitelikte bir adım oldu. Diğer taraftan Milli Eğitim Bakanlığı’nın Teşkilat yapısında yapılan düzenleme ise yaklaşık on yıldır yorulan ve verimsizleşen kadroların değişmesini sağlaması ve kurumsal işleyişe sağlayacağı katkılar açısından çok yararlı oldu.
Son olarak zorunlu eğitimle ilgili hazırlanan yasa tasarısı ise yıllardan sonra eğitimi yapısal açıdan dönüştürecek nitelikte tekrar asli raylarına oturtan bir düzenleme niteliği taşımaktadır. Düzenleme ile birlikte şartlara göre dörder yıl süren üç ayrı okul yapılanmasına geçilecektir.  Üç evreye yayılmış bu okul yapılanmasının ilk ikisinin veya ikincisi ile üçüncüsünün bir arada olabilme yolunun açık olması sistemin işleyişini çok dinamik kılacaktır. Bu şekilde eğitimde esneklik, dinamiklik, çeşitlilik ve pedagojik zenginlik sağlanmış olacaktır.  Gözlerden kaçırılmaması gereken bir husus da meslek liseleriyle ilgilidir. Çünkü meslek lisesi öğrencilerinin yüksek öğretimdeki ilgili programlara yerleşebilmeleri kolaylaştırılmıştır.
Bu düzenlemeyle birlikte kız çocuklarının birinci kademeden sonra okula devam etmeyeceği, çocuk işçiliğinin yaygınlaşacağı ile ilgili endişeleri haklı kılacak en ufak bir emare bulunmamaktadır.   İkinci kademede mesleki eğitim verileceği ile ilgili kuşkuya da dayanak olacak bir ifadeden söz etmek mümkün değildir.  Dolayısıyla üniversite öncesi eğitimi ilk defa ciddi bir şekilde düzenleyen yasa tasarısının kökten bir yanlışı olmamakla birlikte aynı çerçevede daha cesaretli adımlarla sağlamlaştırılması düşünülebilir.
Mesela, ilköğretim Birinci kademe, İlköğretim İkinci kademe gibi isimlendirmeler düzenlemeyi sembolik olarak hafifletmektedir.  Bu kademeler için yeni bir adlandırma veya en azında eskiden olduğu gibi “ilkokul”, “ortaokul” şeklinde bir isimlendirme daha yararlı ve anlamlı olabilir.  Yasa tasarısındaki liselerde elde edilen puanların üniversitelere geçişte kullanılması ile ilgili madde tasarının belki de en zayıf yönüdür. Çünkü zaman içinde yaşanan tecrübeler, öğrencilerin lisede elde ettikleri başarının üniversiteye girişte etkili kılınmasının liseleri ayrıştırdığı ve buna dayalı olarak başarısı düşük olarak etiketlenen liselerin müthiş bir özgüven kaybına uğradığını göstermiştir.
Eğitimin zorunlu hale gelmesi tarihsel olarak çocuk haklarına dair sağlanan ilerlemeye dayanmaktadır. Rönesans sonrası insan haklarını temel almaya başlayan devletler ailelerin çocuklarını erken yaşlarda çalıştırmalarına karşılık eğitimi zorunlu hale getirerek bir anlamda çocukları bedensel ve ruhsal gelişmelerine aykırı olarak çalıştırılmalarını önlemiş oldu. Bizde de ilkokulların ilk kez zorunlu hale gelmesiyle ilgili II. Mahmut’un 1824’te yayınladığı fermanda çocukların buluğa ermeden çalıştırılmalarının olumsuzluklarına dikkat çekilmekte ve o çağa kadar kimsenin çocuğunu okullardan alıkoyamayacağı emredilmişti.  Endüstri çağı sonrası dönemde eğitim, iş, statü gibi unsurlar açısından ayrıcalık sağlamaya başladığı için ilköğretim çağında zorunlu hale getirilerek eşitleyici bir misyon yüklenilerek kamusal bir nitelik kazandı.  Dolayısıyla 17. Yüzyıldan itibaren Eğitimin zorunlu hale gelmeye başlaması bir anlamda herkesin kültürü, sınıfı, sosyoekonomik durumu ne olursa olsun eşit olarak algılanmasını pekiştiren bir unsur olarak tarihe geçti.   Bu şekilde eğitim inanlık tarihinde bireylerin toplumsal yapıda yukarıya doğru hareketliliğini sağlayan bir unsur olma işleviyle anılmaya başlandı.  Toplumsal rollerin ve statülerin elde edilmesinde bu denli önemli unsur haline gelen eğitimin zorunlu hale getirilmesi bir dayatmadan ziyade eşitliğin sağlanması için başvurulan bir yöntem olarak doğdu.  Bu öz bizde geçeli olmakla birlikte özellikle bir çağdaşlaşma projesi olarak cumhuriyetin kurulması ile birlikte zorunlu eğitim aynı zamanda sayıca çok yetersiz olan eğitimli oranının yükseltilmesi için başvurulan bir dayanak oldu. Gerçekte de bu yolla Türkiye’de önce beş yıllık eğitim düzeyinde 1980’li yıllara gelindiğinde sonra da sekiz yıllık eğitim düzeyinde de 2000’lere doğru hedeflere büyük ölçüde ulaşıldı.
Ancak zaman içinde görüldü ki eğitim zorunlu hale geldikçe nitelik açısından zayıfladı. Bir taraftan eğitimin zorunlu olmasıyla birlikte eğitim alan bireylerin sayılarının artışıyla ilgili olumlu bir tablo ortaya çıkarken diğer taraftan eğitimin niteliğine dair olumsuzluklar yaşanmaya başlandı. O zaman zorunlu eğitimle ilgili öngörüleri, zorunlu eğitim düşüncesinin ilk hayata geçirildiği dönemlerdeki şartlara göre değil nicelik ve nitelik ikilemini yaratan yeni fenomene göre de yapmak gerekir.


Tekrar ifade etmek gerekir ki;  Türkiye’nin artık üniversite öncesi kademede eğitim alanların sayısıyla ilgili ciddi bir sorunu bulunmamaktadır.  Sadece ortaöğretim kademsinde yüzde 25 civarında bir kesim okul dışındadır. Peki, bu bir sorun mu? İşte gözlerden kaçan ve asıl üzerinde durulması gereken konu da budur.  Örgün eğitimin dışında başka bir modelle ilgili değerlendirmeleri yüzde yirmi beşlik kesimin önemli bir kısmı ve hatta okullaşmış olan yüzde 70’lik kesimin de bir kısmının özelliklerini araştırıp, dikkate alarak yapmak gerekir.  Böyle düşünüldüğünde ortaöğretimdeki örgün okullaşma oranlarının aşağıya düşmesi bile öngörülebilir. 


Eleştirel pedagoji çevrelerinin genelde hem fikir oldukları düşüncelerden biri zorunlu eğitimin bir dayatma olduğu bu açıdan eğitimin özünün kaybolduğudur.  Her ne kadar eğitimin tamamen bireyin ve ailesinin iradesi ile isteğe bağlı olarak alınması bu çağda pratikte mümkün olmasa da zorunluluk ile ilgili ileri sürülen radikal teoriler eğitim için son derece ufuk açıcı tezler ve öngörüler içermektedir.


Bugün için zorunlu eğitime dair ileri sürülen kuşkuları gidermenin yolu eğitimi zorunlu kılmamakla değil zorunlu kılınan eğitimin biçimini değiştirmekle mümkün olabilir. Bu açıdan Türkiye’de 15 yıl aradan sonra gündeme gelen zorunlu eğitim modeli, dinamikliği, esnekliği , çeşitliliği ve pedagojik zenginliği yaratabilecek özelliği ile eğitime dair son yıllarda ortaya çıkan ve iyice belirginleşen niteliğe dair problemleri  giderebilir diye düşünüyorum.   Bu yüzden bu kez daha çok bilerek ve anlayarak, daha bilinçli bir şekilde davranmak ve hareket etmek gerekir. 


On beş yıl kadar önce eğitimle ilgili yapılan düzenlemeye dair 10 Mayıs 1996 tarihinde yeni yüzyıl gazetesinde yazmış olduğum bir yazıyla dikkat çekmiştim. Daha sonraları da ortaöğretim sisteminin ayrıştırıldığına, sekiz yıla dönüştürülen ilköğretim okullarının daha önceki ilkokulların ve ortaokulların gerisine düştüğüne, katsayı uygulamasının, ağırlıklı orta öğretim başarı puanı uygulamasının kaldırılması, Anadolu liselerinin kapatılması gerektiğine defalarca değindim.  17. Milli Eğitim Şurası’nda bu yönde kararların alınması için yoğun çalışmalar yaptım. Bu açıdan bugün de bir Türk Milli Eğitimcisi olarak Türk eğitim sistemi için yapılan çok anlamlı ve yararlı olduğunu düşündüğüm son yasal düzenlemeye dair not düşmek istedim.


Prof. Dr. İrfan Erdoğan - Talim ve Terbiye Kurulu Eski Başkanı



Alıntı: Memurlar7.com

EĞİTİM İŞ İLANLARI

Sayfayı Paylaş